Hayatla İlgili Tespitler Vol.1

Biri bana birşeyi “yap” dediğinde yapamıyorum, yapacağım varsa bile yapmaktan vazgeçiyorum. Bu başka bir yazı konusu gerçi. Ama ben küçükken de böyleydim; hiç kimse bana “Kızım ödevini yap” demedi, Allah’tan. 5 yaşındayken bile “5 yaşında çocuk muamelesi” görmeyi sevmezdim ben. Zaten dediklerine göre hiç çocuk gibi davranmadım ki, bir sonraki yaşların adamı oldum.

Yine de, buna rağmen hala anlatılır işte muhtelif hikayeler. Seneler geçmiştir, ailede akıllara geldikçe söylenir, “Merve nasıl evde bale yapmaya çalışırken koltuktan düşmüştü de kafası ceviz gibi şişmişti, evet evet kardeşini kıskandığından”. Diyeceğim o ki, tespitim şöyle,

1. Utanç verici çocukluk anılarınız asla peşinizi bırakmaz.

Ne yaparsan yap, hayatta nereye gelirsen gel. Bir ailen ya da arkadaşların olduğu sürece (Allah eksikliklerini göstermesin) bu hikayeler hep anlatılacak ve yaşayacak. Amcam gibi profesör ol mesela, hiç farketmez “Hahaha nasıl da horoz gagalamıştı” diye anlatılacaktır yine. İstersen 20 yaşına gel, istersen 50; erkek isen o çıplak fotoğraflar çıkacak yıllar içinde tekrar ve tekrar ortaya. Bir kavanoz antep fıstığı yiyip hastalanışın ya da tv ekranında koşan kaplandan korkarak kaçışın (evet kardeşim bu sensin)..

Bu da bizi benim çocukluğumdan başka bir hikayeye getiriyor. Utanç verici değil ama hayatımızda önem teşkil etmiş belli ki. Bu hikayenin üzerinde duracağımız ana fikri,

2. Canınızı en çok en sevdiklerinizden gelen darbeler acıtır.

İnsan hayatta birçok insandan kazık yiyebilir, reddedilebilir, üzülebilir.  Ama bunların hiç biri, hiç biri değer verdiği birinden gelen darbe kadar yaralamaz insanı. Küçük şeyler sevdiğin birinden gelince kocaman olur, iz bırakır. Ne oldu küçükken diyeceksiniz. Beni tanıyanlar çayla aramdaki ilişkiyi bilirler. 2 yaşındayken henüz o kadar ilerlememişti ilişkimiz. Yine de hayatımdaydı. Bir gün babamın kucağındayken dökülüverdi elime. Bardaktaydı ve kaynar haldeydi. Düşünün ki o el daha 2 senelik ve minik. Kızardı ve su topladı, baloncuklar oluştu. Şu anda izi sol elimde, belli değil ama orada.

İşte hikayenin anlatmaya değer kısmı. Neyse ki küçükken “uf” olan yerleri başka biri sarıyor, iyileştiriyor. O sırada evdeki herkesin yüreği kalkmış tabii (ilk ve tekim o zamanlar bir de). Babam annem elime kremler sürer, herkesler bana kıyamazken ağzımdan şu sözcükler dökülüyor;

“Geçicek! Geçicek!”

3. Önemli olan, herşeye rağmen “Bu da geçecek” diyebilmektir.

Bazı akrabaların beni gördüklerinde akıllarına hemen bu olay gelir. Tarihe geçen bu sözlerimi siz de dikkate alın lütfen! Ve Candan’ın Elbette şarkısını hatırlayın. Bütün sıkıntılar, zorluklar, acılar, sancılar er ya da geç bitecektir. Yeter ki yaşamdan umudumuzu kesmeyelim.

En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa
Neden korkulur hayatta söyleyin bana

  • Facebook
  • Twitter
  • Del.icio.us
  • RSS

Leave a Reply