Siyah Süt ve Not Defterim
“Hayat, biz planlarımızı yaparken peşimiz sıra sessizce gelip, o pek süslü fiyakalı planlarımıza Miki kulakları, vampir dişleri, pos bıyıklar çizen yaramaz mı yaramaz bir çocuk. Sen istediğin kadar planladığını zannet geleceği, o gene bildiğini okur”
Her bir cümlesi üzerine oturup tartışılabilecek bir roman Siyah Süt. İşte bu romanda böyle tanımlamış Elif Şafak hayatı planlamaya çalışmayı. Ne kadar sade ve doğru bir tanım değil mi?
Son günlerde -tekrar- yaşayarak görüyorum bunun doğruluğunu; zaman çizelgesi yapmanın, listeler yazmanın, şunu şu zaman , bunu da ondan sonra yaparım demenin “Tanrı’yı güldürmek için” yaptığımız bir eylemden fazlası olmadığını.
Yine de geri duramıyorum. Yeni bir not defteri edindim. İki buçuk senedir ödevler, doğumgünleri, proje teslimleri, final tarihleri ile doldurduğum pembe kapaklı defter artık miadını doldurdu. Yeni bir defter buldum evde; başladım yazmaya. Önemli-önemsiz demeden, (bana göre) yapmam gereken herşeyi sıralamaya. Bankaya git, Nisa’yı ara (aramadım hala), göz doktorundan randevu al. Görülüyor ki, insan ders almıyor. Planlıyor, uymaya çalışıyor, plan bozulunca yalpalıyor, kimi kendini akışa bırakıyor, kimi akıntı onu sürüklerken tutunduğu kayayı bırakmamaya çalışıyor, bilmiyor ki o kaya kollarını yormaktan başka bir işe yaramayacak.
Ne diyordum, Siyah Süt, anne olmuş, olmamış, olmayı planlayan(!), olmak istemeyen, yarısı olmuş, birkaç kere olmuş, iki katı olmuş, kısacası bütün kadınların okuması gereken bir kitap. Gerçi yazar, “bu kitap okunur okunmaz unutulmak için yazıldı” diyor ama ne mümkün, insana sorgulatıyor kendi kendini. Bir yandan “İçimden Sesler Korosu” ile cebelleşip bir yandan da bu içindeki seslerle birlikte Kadın dediğin ya çocuk ya kariyer mi yapmalı, d)Hepsi diye bir alternatif yok mu, kız çocuklara küçükken pembe giydirerek toplumdaki rollerini biz mi yüklüyoruz üstlerine, evlenmeyen çocuk yapmayan eksik kadın mı olur? gibi şeyleri sorgularken Elif Şafak, tabi ki, planlamadığı bir durumla karşılaşıyor. Aşık oluyor.
Aşktan önce. Aşktan sonra. Çünkü aşk bir milat. Takvimlerin kendini sıfırladığı, saatlerin yeniden ayarlandığı an. Aşktan önce olan biten her şey -mişli geçmiş. Adeta yaşanmamış. Bir şekilde hafızaya sonradan alınmış. Aşktan sonra olan her şey şimdiki zaman. Öncesi ve sonrası olmayan. Uzakları yakın, olmazları olur eden bir efsun aşk. İnsana tükürdüğünü yalatan, ettiği tüm büyük lafları bir bir hatırlatan, bileğinden kavradı mı sarsan, sarstı mı bırakmayan bir yudumcuk efsun.
Aşk için tanımı da bu şekilde. Ama kitabı asıl yazma sebebi aşk da değil. Aşk başka kitap oluyor daha sonra. Bundan da sonrası. Bebeği oluyor. Ardından depresyona giriyor. Tıpta adı Postnatal Depresyon. Doğum sonrası görülen, görülme ihtimali olan bir durum. Depresyon anlatımı da şahane;
Bir labirent “depresyon” dedikleri, çıkış yollarını bulsan dahi yürümek istemediğin. Buralara kadar gelirken kaybolmayayım diye yol boyu serpiştirdiğim ekmek kırıntıları vardı. Hepsini evham kuşları yedi kıtır kıtır. Geri dönemedim. Etrafıma umutsuzluktan perdeler çekip, üzerime endişeden battaniyeler ördüm. Alabildiğine kabuklandım, saklandım. Sevdiklerime bile tahammül edemez hale geldim.
Şu koskoca yazıdan da anlaşılacağı üzere kitabı çok beğendim. Hafif depresif bir kitap olmasına rağmen, okurken çok eğlendim. Kendi “İçimden Sesler Korosu”nu düşündüm. Bir ara onları da ayrıştıracağım. Bir de Elif Şafak’ın okumadığım kitaplarını okuyacağım. Bunlar da not defterimde böylece yerini alır.



