İzlenmesi Gereken 5 Aşk Filmi

“İzlenmesi gereken 5″  aslında bir seri gibi, aşk filmi dışındaki versiyonları da var. Burada gördükleriniz bence izlenmesi gereken en güzel aşk filmlerinden. Bu listede romantik komedi yok, belki onların da ayrı bir listesi olmalı. O ve bu listenin devamı daha sonra. Neyse okuyun bakalım. Mümkün olduğunca spoiler vermemeye çalıştım.

Not Defteri- The Notebook(2004): Zengin kızla fakir çocuk, önce aileleri yüzünden ayrılmak zorunda kalıp; bir ton zorluğu aştıktan sonra bir araya gelirler. Sanki daha önce 1 milyon kere izledik mi bu konuyu, ne? Peki, o zaman bu filmi diğerlerinden ayıran nedir? Esas oğlan Noah’nın hem gençliklerinde hem yaşlılıklarında Allie için yaptıklarını bir düşününce de zaten ortaya, erkeklerin (hiç onlara hitap etmeyen bir film olmasına rağmen) kesin izlemesi gereken, kızlara da kesinlikle izletmemeleri gereken bir film çıkıyor. Kızlar, mendilleri hazırlayın!

Rüzgar Gibi Geçti- Gone with the Wind(1939): Hakkında sayfalarca yazı yazılabilecek 8 Oscarlı bir başyapıt kendisi. Hatta sadece karakterlerinden bile bu kadar uzun bahsedilebilir. (Tamam, korkmayın bahsetmiyorum.) Film, çok genel tanımlarsak; güzel, şımarık, çıkarcı Scarlett O’hara ile (Vivien Leigh); ona aşık olan, karizmatik, insanları tanımakta usta, hınzır Rhett Butler’ın (Clark Gable) Amerikan iç savaşının gölgesinde geçen aşk- nefret ilişkisi üzerine kurulu. Scarlett’in “Aşkta ve savaşta her şey mübahtır”(her şey derken yani, gerçekten her şey) felsefesi ve Rhett’in “Seni seviyorum der, senden kaçarım” pisikopatlıkları ise filmin ayrı güzellikleri. Bu arada Clark Gable’a da karizmatik dediysek boşuna değil; siz hiç “Clark çekmek” deyimini duymadınız mı?

Titanik- Titanic(1997): Ah, ah, çocukluğumuzun filmi… Kate Winslet’ı da Leonardo DiCaprio’yu da gözümün önüne hep geminin en sonunda dururken getirtecek olan film. 11 Oscar ödüllü. Jack var, Jack’in yaptığı resimler var, sonra Rose var bir de, Okyanusun Kalbi var onda, çok derin yani. Ama nişanlısı fark etmiyorken, Jack fark ediyor. Rose’un nişanlısı da en az Kurtlar Vadisi: Irak’ta Billy Zane’in oynadığı karakter kadar kötü. İşte en son bir de başrolde buzdağı var. O olmasa zaten bu film de olmazdı. Gerisini de biliyorsunuz zaten. Ya o değil, ben hiç anlamamışımdır Rose niye o suda durduğu kütükte Jack’ e yer vermez.

Aşk ve Gurur- Pride and Prejudice(2005): Yine bir roman uyarlaması olan filmimizin konusu, akıllı fikirli ancak çok varlıklı bir aileden gelmeyen Elizabeth bir baloda zengin, gururlu, kibirli görünümlü Mr. Darcy ile tanışır ve ilk izlenimi Mr Darcy’nin tavrı ve hakkında duydukları yüzünden hiç de hoş olmaz. Ancak, bildiğimiz gibi, hiç bir şey göründüğü gibi değildir. Bkz. Filmin orijinal ismi; Gurur ve Önyargı; çünkü film boyunca başlarına ne gelirse bu ikisinden gelir. Ve bir de Mr Darcy tabii… Böyle bir insan sadece romanlarda olmamalı, biri bana onun gerçek olduğunu söylesin lütfen.

Hayalet- Ghost(1990): Filmin aklıma gelmesiyle birlikte kafamda çalmaya başlıyor, o aşina oldugumuz müzik; “Unchained Melody”. Müzikle beraber, aklıma sevdiği adamı çok ani bir şekilde kaybeden Demi Moore’un şarkıyı dinleyerek ağladığı sahne geliyor. Tabii kendisi film boyunca kaybettiğini sanırken, biz aslında onu “kaybetmediğini” biliyoruz. Gözlerimiz dolarak  “Keşke Patrick Swayze canlansa” diyor, bir yandan da sahtekar medyum Whoopi Goldberg’in şaşkınlıklarına gülüyor ve içimizden kötüler cezasını bulsa diye geçiriyoruz. Film bittiğinde de sevinsek mi üzülsek mi bilemiyoruz…

  • Facebook
  • Twitter
  • Del.icio.us
  • RSS

Leave a Reply